Aylık Kültürel Aile Dergisi

Çeşm-i Nur: İMAJ, MÜSLÜMAN VE SÜNNET

Emine Demirtaş Sirkecioğlu - Bircan Erden - Nuran Semiz / Ocak Şubat Mart 2015

“İmaj” diye yaptıklarımız, kimin imajını yansıtıyor? “Bize” ait olmayan hayatlardan, medeniyetlerden, dinlerden devşirdiğimiz imajlar ve bu imajlar uğruna giriştiğimiz çabalar, peşine düştüğümüz kaygılar, bizi yolun sonunda nasıl bir hayata götürüyor?

“Allah, sizin bedenlerinize ve şekillerinize bakmaz. O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar”.

(Hadis-i Şerif)

 

İmaj, sözlüklerde verilen tanımlar bir araya getirildiğinde, “imge, işaret, hayal, suret, biçim, izlenim, yansıma, his, görünüş, taklit, bir duyguyu uyandıran veya düşündüren şey, bir kimse veya bir şey hakkında toplumun kanaati” gibi manalara geliyor.

İmajın burada bahsedeceğimiz noktası, “Müslüman bir insanın imajı” üzerinde olacak.

Müslüman bir insanın bir imajı olabilir mi? Eğer yukarıdaki sözlük manalarını kullanacak olursak, Müslüman görünce nasıl bir his, görünüş akılda kalıyor veya kalmalı? Müslümanın hayatına baktığımızda iki şekilde bir görünüm veya yaşayış içinde olduğunu görüyoruz:

Biri, Müslümanda olması gerektiği şekil veya görünüş, daha da ötesi yaşam şekli, ideal Müslüman hayatı.

Diğeri de, kendini Müslüman olarak bilen veya tanımlayan insanların, ya idealden bir iki parça taşıyan ya da ondan çok uzaklaşmış, Müslümanvari bir hayat.

İlk hayat tarzında “olması gereken” hayat dedik. Bu hayatın kodları, ölçüleri veya kaynağı nedir? Hepimizin bildiği gibi Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye... Olması gereken bütün kuralları Kur’an’dan ve o kuralları yaşarken insanın kullanacağı “sosyalleşme rehberi” olarak Sünnet-i Muhammedî’den alan bir hayat tarzı. Müslümanın hayatında olması gereken yaşam şeklini bu iki kaynak belirliyor. O halde şöyle diyebiliriz: Müslüman ne denli bu iki kaynağa uygun yaşarsa o denli ideal Müslüman oluyor.

Bunu, Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Müslüman Kimliği ve Sahabe adlı yazısında şöyle ifade ediyor:

“Sosyolojik anlamda Müslüman kimliğini oluşturan, tespit eden ve tanımlayan Sünnet’tir. Bir başka deyişle Sünnet, dinî kimlik ve kişilik için sıhhat ölçüsüdür.”

Ve bu sözünü Humeydî’nin Usulü’s-Sünne Risalesi’ndeki şu cümlesiyle destekliyor:

“Söz ancak amel ile, amel ve söz ancak niyet ile, niyetli söz ve amel de ancak Sünnet’e uygun olmakla bir değer ifade eder ve fayda verir.”

İdeal Müslüman hayatının kaynağı ve yaşantıya dökülmüş şekli bu kadar net aslında.

Peki, Müslümanlar ne kadar Müslümanca yaşıyor?

Müslümanların hayatı ne kadar bu iki kaynağa uygun veya yakın?

Bizden yansıyanlar, taklit ettiklerimiz, bizim üzerimizde duran şekil ve biçimler, bize bakıldığında karşı tarafta uyanan duygu ve düşünceler, kanaatler neler? Biz hangi teorinin, felsefenin, ideolojinin veya hakikatin izlerinizi, simgelerini hayatımızda taşıyoruz? İdeal ile bizim fotoğrafımız üzerinde ne kadar benzerlik veya ne kadar aykırılık var?

“İmaj” diye yaptıklarımız, kimin imajını yansıtıyor? “Bize” ait olmayan hayatlardan, medeniyetlerden, dinlerden devşirdiğimiz imajlar ve bu imajlar uğruna giriştiğimiz çabalar, peşine düştüğümüz kaygılar, bizi yolun sonunda nasıl bir hayata götürüyor?

Asrın Müellifi Bediüzzaman Said î Lem’alar adlı eserinin On Yedinci Lem'a’sında asrın insanını uyarıyor:

“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve batıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklit edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlaksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz.”

Müslümanım derken, ahirette bomboş bir sayfa ile karşılaşmamak duasıyla…

 

HAKİKAT KAHRAMANLARI VE İMAJ

İçlerin boşalıp dışların süslendiği bir zaman bu zaman. İnsanların, kullandıkları markalarla, görünümleriyle değer kazanmaya çalıştığı bir zamanda. Her şey imaj için!

Zamanın bu yarasına bir cevap yok mu diye düşünürken bir fotoğraf ilişti gözüme. Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Sabri Arseven (Santral Sabri), Tahiri Mutlu ve Hafız Ali Yağcı’nın fotoğrafıydı bu. Küçük bir fotoğraf. Ama içinde derya kadar hakikat barındıran bir fotoğraf.

Sade, sıradan, yalın insanların görüntüsünden ibaretti bu fotoğraf. Görünüm ve imaj kaygısının zirve yaptığı bir zamanda, zihnim algılamakta zorlandı bu fotoğrafı. Acaba, ne kadar tarlası varsa satıp Risale-i Nur’un basımına harcayan Tahiri Mutlu’nun imkanı olmadığı için mi böyle sıradan bir görünüme sahipti? Ya Üstadları olan Bediüzzaman Said Nursî? Onun da yüz yamalı cübbesi ile talebelerinden aşağı kalır bir yanı yoktu.

Bu insanlar, içinde bulundukları dayatmalardan uzaktı. Peki, onlara bu nerden yansıyordu? Onlar kime ayna oluyordu? Bir anda şimşekler çaktı ve bir tablo canlandı gözümde: Beraber oturduğu insanlardan ayırt edilemeyecek derecede bir sadelikte olan iki cihanın serveri Hz. Peygamber (s.a.v.).

Bu manzaralar Asr-ı Saadet’in günümüze yansıyan izdüşümleriydi. Asrın Müceddidi ve talebeleri bir hakikati yaşayarak gösteriyordu görmesini bilen gözlere… Sefih medeniyetin dayatmaları ile zihni bulanan insanın ise bunu fark edememesi çok büyük bir ihtimaldi.

“Kardeşlerim! ... Sizlere bakıp içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şakirtleri âdi, âmi adamlar görür ve der: ‘Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydan okuyan? Heyhat! Bunlar nerede, evliyaları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücahitleri nerede?” (Şuâlar)

Belki de, zihnimize tam olarak yerleşmesi için bu fotoğrafın altına şu cümleleri yazarak tablo yapmalıyız: "Eğer istersen hayalinle Nurşin karyesindeki Seyda'nın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar ilâ âhir" (Mesnevî-i Nuriye)

Avrupa medeniyeti ve Kur’an medeniyetine ait iki meyve: Fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeler; insan libası giymiş akrepler ve adam suretinde ifritler…

Yol iki, imaj uğrunu heba edilen hayatları netice veren Avrupa medeniyeti takip veya kamil insanları meyve veren Kur’an yolu üzere bir yaşam.

 

Nur’dan Reçeteler

“Evet hakikî terakki ise; insana verilen kalp, sır, ruh, akıl hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine layık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalp ve aklını nefs-i emmareye musahhar edip yardımcı verse; o terakki değil, sukuttur.”

(Sözler, Yirmi Üçüncü Söz)

 

Nur’dan Dualar

Allah’ım!

İlmimizi, nurumuzu ve hilmimizi artır. Bize açık ve gizli nimetler ver.

Dinimiz için Allah bize yeter. Dünyamız için Allah bize yeter.

Kaygılandığımız şeylere karşı, bütün canlıları çeşitli duygularla donatıp sayısız rahmet meyvelerini ve nimetlerini önlerine seren ve iyiliği bol Kerîm Allah bize yeter.

(Evrad-ı Kudsiye)

 

Nur Tarihi

17 Ocak 1990: Mustafa Acet’in vefatı

19 Ocak 1923: Bediüzzaman’ın Meclis’te mebuslara hitaben on maddelik bir beyanname neşretmesi

22 Ocak 1952: Gençlik Rehberi mahkemesinin ilk duruşması

23 Ocak 1948: Bediüzzaman ile 54 talebesinin tutuklanarak Afyon Hapsi’ne konulması

2 Şubat 1975: Re’fet Barutçu’nun vefatı

20 Şubat 1954: Sabri Arseven’in (Santral Sabri) vefatı

4 Mart 1989: Mehmet Feyzi Efendi’nin vefatı

17 Mart 1944: İslamköylü Hafız Ali'nin vefatı

23 Mart 1960: Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin vefatı

 

Nur Kahramanları

İSLAMKÖYLÜ HAFIZ ALİ (ERGÜN)

1898’de İslamköy’de dünyaya geldi. Bir yandan imamlık yaparken, diğer yandan talebe yetiştiriyordu. Baskıların en yoğun olduğu dönemlerde bile onun talebeleri hiçbir zaman eksik olmadı. Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra ise, meşguliyetlerine bir de Risalelerin yazılması eklendi. Risale-i Nur eserlerini el yazısıyla çoğaltmak için çok büyük gayretler gösterdi.

Üstad Bediüzzaman, Hafız Ali’nin memleketi İslamköy’ü Nur fabrikası olarak nitelendirirken, Hafız Ali’yi de hizmetlerinden ve Risale-i Nur’a karşı olan ihlasından dolayı o fabrikanın sahibi olarak görmüştü.

Hafız Ali, 1943 senesinde Bediüzzaman’la birlikte Denizli Hapishanesi’nde bulunuyordu. O sırada Üstad Bediüzzaman düşmanları tarafından kuvvetli bir zehirle öldürülmeye çalışılmıştı. Bu hadise sırasında Hafız Ali, 17 Mart 1944’de hastalanıp, kaldırıldığı hastanede vefat edince, Üstad, “Hafız Ali benim bedelime berzah âlemine seyahat eyledi” demişti. Böylesine önemli hizmetleri olan Hafız Ali’nin vefatıyla da Bediüzzaman Hazretlerini en çok ağlatan isimlerden biri olmuştu.

 

Nur’dan Hatıralar

HAFIZ ALİ’Yİ UNUTAMIYORUM

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Ben merhum Hafız Ali'yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zatlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalade hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zatlar yapmasa idi; Kur'an’a, İslamiyet’e büyük bir zayiat olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe o acı gidiyor, bir inşirah geliyor.

Medar-ı hayrettir ki; ben şimdi onun manevî, belki maddî hayatıyla âlem-i berzaha gitmesi cihetiyle, o âleme gitmek için bende bir iştiyak zuhur etti ve ruhuma başka bir perde açıldı. Nasıl ki buradan Isparta'daki kardeşlerimize selam gönderip muarefe, muhabere ile sohbet ediyoruz; aynen öyle de: Hafız Ali'nin tavattun ettiği âlem-i berzah; nazarımda Isparta, Kastamonu gibi olmuş. Hatta bu gece, mesmuata göre buradan birisi oraya gönderilmiş. On defadan ziyade teessüf ettim. Ne için Hafız Ali'ye onunla selam göndermedim. Sonra ihtar edildi ki: Selam göndermek için vasıtalara ihtiyaç yok; kuvvetli rabıtası telefon gibidir, hem o gelir alır. O büyük şehit, Denizli'yi bana sevdiriyor, daha buradan gitmek istemiyorum. (Şuâlar, On Üçüncü Şuâ)


Okunma Sayısı : 1814

Etiketler:

imaj - sünnet - müslüman - hafız ali ergün
130 . Sayı
2015 Ocak Şubat Mart / 130. Sayı
ARŞİV
Ana Menu
Ana Sayfa
Yazarlar
Arşiv
Arşiv
Kurumsal
Hakkımızda
İletişim
İletişim
Adres: Sanayi Caddesi, Bilge Sokak No: 2
Yenibosna / Bahçelievler / İstanbul
Tel: +90 212 551 32 25 - Faks: +90 212 551 26 59
Moral Dünyası Dergisi
© 2014 Moral Dünyası, tüm hakları saklıdır.