Aylık Kültürel Aile Dergisi

Mehmet Dikmen: KUR’AN BİZE YETER Mİ?

Emre Akcan / Ocak Şubat Mart 2015

“Kur’an’ın emir ve yasaklarını, Allah Resulü (a.s.m.) açıklamış, izah etmiş, hayata uygulamıştır. Dolayısıyla Kur’an ve sünnet birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Dinin iki temel kaynağıdır. Birbirini tamamlar ve bütünler. Bu sebepledir ki Allah Resulü, ‘Sizlere iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe hiçbir surette doğru yoldan sapmazsınız. Bunlar Allah’ın Kitabı ve Resulullah’ın sünnetidir’ buyurmuştur.”

Sünneti inkâr fikri ilk ne zaman çıktı ve kimler tarafından çıkarıldı? Amaçları neydi? Son zamanlarda tekrar gündeme gelen bu anlayış neyi temsil ediyor? Sünnete ve hadise muhalefet ne anlama geliyor? Cenab-ı Allah, neden Resulullah’a (a.s.m.) uymamızı istiyor? Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hadisleri olmadan Kur’an’ı anlayabilir, dini yaşayabilir miyiz? Kısacası Kur’an bize yeter mi?

Bütün bu ve benzeri soruları İlahiyatçı-Yazar Mehmet Dikmen’e sorduk. İşte cevapları:

 

“Kur’an bize ye­ter” denilerek hadislere ve sünnete muhale­fet edildiğini görüyo­ruz. Bu iddiayı ileri sürenlerin gayeleri ne olabilir?

Bu iddia sahiplerinin niyet ve düşüncelerini şöyle sıralayabiliriz:

1. Hadis ve sünnet ışığında şe­killenen İslam anlayı­şını, sanki Kur’an’a zıtmış gibi gösterip, zihinlerde bugüne kadar hiç kimse İslam’ı doğru anlaya­mamış vehmini uyandırmak, böy­lece geçmiş din büyüklerine olan itimat ve bağlılığı sarsmak.

2. Kur’an’ı çağın getirdiği ba­zı felsefî ve sosyal şablon ve sloganlara uygun şekilde yeniden yorumlama yoluna gitmek.

3. Dinî sorumlulukları, İslam’ın emir ve yasaklarını, çağ­daş yaşayışa paralellik arz eder şe­kilde son derece azaltmak ve kolaylaştırmak.

4. Kendilerini, İslam’ı hurafe ve rivayetlerden kurtarıp yeniden yapılandıran bir çeşit mücedditler gibi, topluma lanse etmek ve ka­bul ettirmek.

Kur’an, elbette İslam dininin temel kaynağı yani bir nevi ana­yasası hükmündedir. İnsanoğlu­nun manevî saadet ve huzuru için gerekli olan her türlü inanç esas­ları, ibadet emirleri, toplum ka­ideleri, hukuk müeyyideleri, teferruata girilmeden genel hatla­rıyla Kur’an’da ortaya konulmuş­tur.

Kur’an’da ortaya konan bu genel esasların nasıl uygulanacağını Hz. Peygamber (a.s.m.) biz­zat yaşayarak göstermiştir. Fiille­riyle, halleriyle, sözleriyle izahsız kalan meselelere açıklama getir­miş, hayatıyla örnek olmuştur.

Hz. Peygamberin bu örnek hayatına “sünnet-i seniyye” denir.

Kur’an ve onun hayata uygu­laması sayılan sünnet, ashab devrinden başlayarak tüm zamanlarda Müslümanların dinî ihtiyaçlarını karşılayan temel kaynak olmuş­tur. Her hüküm, bu iki temel kay­nağa bakılarak ortaya konmuştur.

Zaman içinde, elbette Kur’an ve hadiste açıkça yer almayan olaylar ve meseleler ortaya çık­mıştır. Bu meselelere çözüm ise; yine Hz. Peygamber’in (a.s.m.) tavsiyesi doğrultusunda, Kur’an ve hadisin hükmüne zıt olmamak kaydıyla, örf ve âdetler de nazara alınarak, “içtihat” denen akıl ve kıyas yo­luyla halledilmeye çalışılmıştır. Ve işte mezheplerin ortaya çıkışı da, bu gibi içtihadî konularda ol­muştur.

Kur’an ve sünnet esas alın­mak suretiyle, içtihadî faaliyetler, her devirde devam etmiştir. Bu sayede, İslamî hayat şekillenmiş, günlük olaylar ve davranışlar, en ufak teferruatına kadar dinde yerini ve hükmünü bulmuştur.

Ne var ki, zaman içinde İslamî hayata çeşitli hurafeler, bid’atlar, yanlış telakkiler de karışmıştır. Bu yanlış telakki ve hurafeler­le mücadele etmenin yolu, eğitimden geçmekledir. Çünkü bu hurafeler, halk arasında bilgisiz­likten yer tutmuştur.

Bediüzzaman Said Nursî’nin ifade­siyle, insanlara “doğru İslam’ı” ve “İslamiyet’e layık doğruluğu” anlatmak gerekmekledir. Yoksa bu yanlışları diline dolayıp sünneti bütünüyle inkâr etmek, mezhepleri reddetmek, Kur’an’ı yeniden yorumlayıp yepyeni bir din anlayışı ortaya koymaya çalışmak, iyi niyetle kabil-i telif bir durum değildir. Baş­ka niyet ve amaçlardan kaynaklanan menfi bir harekettir.

Hadisler, Kur’an’ın yerine geçmek, Kur’an’da olan hükümlerin zıddına hüküm koymak için rivayet edilmemiştir.

Bilakis hadisler; Kur’an’ı en iyi bilen, vahyin mübelliği olan Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) bir nevi Kur’an tefsiri ve açıklamasıdır. Nazarî hükümlerin hayata geçirilmesidir.

 

Sünneti inkâr ne zaman, nasıl başladı?

Sünneti inkâr hareketi, İslam tarihinde ilk önce hicri ikinci yüzyılda ortaya çıktı. Bunu çıkaranlar, Hariciler ve Mute­zile idi.

Hariciler böyle bir şeye gerek duydular, zira Müslüman toplumunda çıkarmak istedikleri anar­şiyi engelleyen, bu toplumu belli bir düzen, belli kurallar üzerinde tutan, Resulullah’ın (a.s.m.) sünnetiydi. Ayrıca, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sözleri var oldukça Haricî­lerin aşırı görüş ve düşünceleri İslam âleminde kök salamazdı. Bu nedenle, Hariciler, hadislerin doğruluğundan şüphe ve sünnetin uygulamaya layık oluşunun inkârı gibi iki yönlü bir politika izle­diler.

Daha sonra Mutezile de buna gerek duydu; çünkü Acem ve Yunan felsefeleriyle karşı karşıya gelinmesiyle birlikte Mutezile, bu felsefeleri eleştirel bir biçimde inceleyip doğruluklarını ölçecek kadar bilgi ve basiret sahibi olamamıştı. Onlar, felsefe adıyla ge­len her şeyi tamamen aklın ve akılcılığın gereği sandı ve İslam inanç ve kurallarının bu sözde akılcı ölçülere uyacak şekilde yo­rumlanmasını istediler. Ne var ki, bu yolda yine hadis ve sünnet en­geliyle karşılaştılar. Bu nedenle, onlar da Hariciler gibi hadislere şüpheyle yaklaştı­lar ve sünneti, hüccet kabul et­mekten çekindiler.

Bu iki hareketin tekniği aynıydı. Amaçları, Kur’an’ı, onu getirenin sözlü ve pratik yorumla­ma ve açıklamalarından ve Al­lah’ın Peygamberi’nin (a.s.m.) kendi önderliğinde kurmuş olduğu düşünce ve hareket zemininden soyutlayarak mücerret bir kitap haline getirmek ve onun gelişigüzel tevillerini yaparak İslam etiketini taşıyan bambaşka bir sistem kurmaktı. Bu amaç için benimsedikleri tek­niğin iki hedefi vardı:

1. Hadislerin gerçekten Resulullah’a (a.s.m.) ait olup olmamaları konusunda kalplerde kuşku uyan­dırmak.

2. Bir söz veya hareket Hz. Peygamber’e (a.s.m.) ait olsa da, bi­zim O’na uymamız veya O’nu uy­gulamamız şart değil, gibi bir ka­ide ortaya atmak.

Onların ileri sürdüğü görüş şuydu: Hz. Resulullah (a.s.m.) bize Kur’an-ı Kerim’i getirmek ve ulaştırmakla görevliydi ve bu gö­revi yerine getirdi. Bunun ötesinde o, bizim gibi sıradan bir insan­dır. O’nun söyledikleri ve yaptık­ları, bizim için nasıl hüccet olabi­lir?

 

İlk asırlarda başlayan bu sünneti inkâr hareketi, niçin tutunamadı?

Sünneti inkâr eden Haricîler ve Mutezile fitnesi, bir sü­re sonra kendiliğinden öldü ve hicri üçüncü yüzyıldan sonraki yüzyıllarda İslam dünyasında bunlardan eser kalmadı.

Bu hareketin tutunamamasının sebepleri özetle şuydu:

1. Hadis âlimlerinin, hadisler üzerine müthiş bir titizlikle araş­tırma ve çalışmaları. Hadisleri çok güvenli ölçüler ve kriterlerle Hz. Peygamber’e (a.s.m.) dayandırmaları; rivayetlerin zayıfını-kuvvetlisini, doğrusunu-uydurmasını, ilmî metotlarla inceleyip tüm teferruatıy­la ortaya çıkarmaları.

2. Kur’an-ı Kerim’in Hz. Pey­gamber’in (a.s.m.) dindeki konumunu açık ve net bir şekilde belirlemesi... Yani, O’nun, sadece Kur’an’ı getirmekle görevli olmadığını, aynı zamanda Kur’an’ı açıklayıp hayata uygulayıcı olduğunu, bütün söz ve hareketinin örnek alınması gerektiğini, buyruklarına mutlak itaat icap ettiğini, Allah’ın rızasının Resulü’nün sünnetine ittibadan geçtiğini hükme bağlaması.

3. Sünneti inkâr edenlerin, ne derece keyfî ve ölçüsüz tevil ve yorumlara yol açtıklarının görülmesi.

4. Ümmetin ma’şeri vicdanı­nın bu hareketi reddetmesi. Selef âlimlerinin hepsi, Hz. Peygambe­r’i (a.s.m.) devre dışı bırakan bu sapık inanca, zerrece taviz vermedikleri gibi, çürütülmesi için de tüm güç­leriyle çalışmışlardır.

 

Peki sünneti inkâr fitnesi, günümüzde yeniden neden dirildi ve kimler tarafından diriltildi?

Sünneti inkâr fitnesi, yüzyıl­larca mezarda kalakaldı. Ta ki, hicri 13. yüzyılda (miladi 19. yüzyılda) dirilinceye ka­dar… Bu fitnenin ilk doğuşu, Irak’­ta olmuştu. Çağımızdaki dirilişi de Hindistan’da oldu. Burada bu­nu başlatan Sir Seyyid Ahmed Han ve Mevlevi Çerağ Ali idi. Daha sonra Mevlevi Abdullah Çakralvi bunun bayraktarlığını yaptı.

Bu fitnenin ikinci doğumunun nedeni de, hicri ikinci yüzyıldaki ilk doğumuna benzemektedir. Ya­ni İslam dünyası; Batı felsefesi, medeniyet ve kültürüyle karşılaşınca, dışarıdan gelen bütün fikir akımlarını eleştirel açıdan incele­mek yerine, onları tamamen akla ve mantığa uygun kabul ederek, İslam’ı bunların kalıbına dökmeye kalkışmak düşüncesi...

Bu ye­ni inkârcılar Batı’dan gelmekte olan düşünce, ideoloji, medeniyet ve kültür ilkelerinin ve hayat kanunlarının son derece ölçülü, tu­tarlı, akıllıca olduğunu ileri sürü­yorlardı ve bunları İslam açısın­dan eleştirmenin yobazlık ve ge­ricilik olduğunu iddia ediyorlardı. Onlara göre, çağa ayak uydurma­nın tek yolu, İslam’ı bunlara göre değiştirmekti.

Mevdudî’ye göre, bugün sün­neti inkâr edenlerin takip ettikleri metot ve teknik şudur:

1. Hadisi şüpheli hale getir­mek ve bu şüphenin haklılığını ispatlamak için Batılı oryantalist­lerin kullandıkları bütün metotlara inanmak ve bunları kendi açık­lamalarıyla Müslüman halkın ara­sında yaymak. Ta ki, Hz. Peygamber’den (a.s.m.) ümmete, güvenilir kaynaklardan Kur’an’ın dışında hiçbir şeyin ulaşmadığına bilgi­siz kimseler inanıversin.

2. Hadis mecmualarını tıpkı Hıristiyan misyonerlerin Kur’an-ı Kerim’i taramaları gibi –hâşâ– kö­tü ve yanlış taraflarını çıkarmak amacıyla taramak; hadis kitaplarını, gülünç ve saçma konularla dolu olduğu izlenimini uyandır­mak amacıyla kopuk cümle ve ibareler çıkarıp Müslüman halka bunları göstermek ve daha sonra da yaşlı (!) gözlerle Müslümanlara çağrıda bulunmak ve İslam’ın daha fazla alaya alınmaması için bu saçmalık tomarını (!) bir köşeye atmalarını istemek.

3. Resulullah’ın (a.s.m.) işinin sadece Kur’an’ı insanlara iletmek olduğunu belirtmek.

4. Yalnızca Kur’an’ın İslam hukukunun kaynağı olduğunu belirtmek ve sünnet-i Resulü, İslam’ın hukuk düzeninden çıkarmak.

5. Ümmetin başta sahabe ol­mak üzere, tüm fakih, muhaddis (hadis âlimleri) müfessir (tefsir âlimleri) ve mezhep imamları ile din ve dil bilginlerini güvenilmez kılmak. Böylece kendi sözlerine inanılırlık sağlamak.

6. Kendilerine göre yeni bir dinî terimler sözlüğü hazırlamak; tüm sözcük ve terimlerin gele­neksel anlamlarını değiştirmek ve Kur’an ayetlerine diledikleri an­lamı verebilmek...

 

Allah, bizden Resul’üne uymamızı niçin istiyor?

Cenab-ı Hakk’ın bizden Re­sul’üne (a.s.m.) uymamızı istemesinin, model ve rehber ola­rak O’nu göstermesinin sebebi; bi­zi kendi rızasına ulaştıracak her türlü hal ve hareketi, ibadet ve güzel ahlakı, O’nun mübarek şahsında topladığı içindir. Sevgili Habibini, her yönden en mükemmel surette, en ideal ve mutedil bir fıtratta yarattığından dolayıdır.

Böyle olduğu içindir ki, Kur’an’da “Muhakkak ki Sen, yüce bir ahlaka sahipsin” (Ka­lem, 4) ifadeleriyle, O’nun ahlakını övmüştür.

Peygamberimiz (a.s.m.) de, “Beni Rabbim terbiye etmiş, çok da gü­zel edeplendirmiştir” (Kenzu’l-Ummal, 11:406) buyurarak aynı gerçeğe dikkat çekmiştir.

Allah dileseydi Resul’ünün bü­tün hayatını mucizelerle donatabilir, olağanüstü bir varlık olarak bizlere gönderebilirdi. Hâlbuki inkârcıların inatlarını kırmak, onların mucize isteklerini karşılıksız bırakma­mak için, Resul’üne ara sıra mucize vermiştir. Allah Resulü’nün (a.s.m.) çoğu hayatı, diğer insanlardan farksız, herkesin yaşadığı ha­yat şartlarına tabi olarak geçmiş­tir.

O da diğer insanlar gibi yemiş, içmiş, uyumuş, yürümüş, evlenmiş, çalışmış, yorulmuş, yaralan­mış, hastalanmış, üzülmüş, sevin­miş, kısacası iyi-kötü hayatın bü­tün cilvelerine maruz kalmıştır. Allah’ın kâinata koyduğu âdetullah kanunlarına herkesten fazla riayet etmiştir. Böylece, yaşadığı hayatla tüm insanlara örnek ol­muştur. Allah Resulü (a.s.m.) olağanüstü, mucizevî bir hayat yaşasaydı, hiçbir fiili, hareketi, davranışı taklit edilemezdi, kimse tarafın­dan örnek alınamazdı.

 

Kur’an’ın sünnet olmadan, Hz. Peygam­ber’in (a.s.m.) açıklamaları bu­lunmadan tam anlaşılamayacağına ve yaşanamayacağına dair ba­zı misaller verebilir misiniz?

- Kur’an’da 34 yerde “namaz kılınız” emri vardır. Ama namazın nasıl kılınacağını, hangi vakitlerde kaçar rekât olarak eda edileceğini Kur’an be­yan etmez. Sadece namazı kılma emrini verir. Namazın nasıl kılı­nacağı, vakitleri, rekâtları hep Hz. Peygamber (a.s.m.) tarafından beyan edilmiştir. Allah Resulü (a.s.m.), ashabına, “Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsanız öyle namaz kılınız” emretmiştir.

-  Kur’an’da mü’minlerin hac etmeleri emredilmiştir. Bu haccın kimlere farz olduğu, ne zaman, ne şekilde ifa edileceği, hac sıra­sında ne gibi ibadetler yapılacağı yine sünnetle sabit olmuştur.

-  Zekât için de aynı durum söz konusudur. Zekâtın hangi insanlara verileceği Kur’an’da belirtilse de, zekâtın kimlere farz ol­duğu, zekât verilecek malların cinsleri ve zekât verilecek mik­tarları gibi teferruat yine sünnetle tayin olunmuştur.

-  Kur’an oruç ibadetini em­retmiş; orucun zamanını, gereklerini, orucu bozup bozmayan hal­leri, oruç tutmamayı mübah hale getiren durumları, yine sünnet belirlemiştir.

-  Kurbanın ne zaman, nasıl kesileceği, nasıl dağıtılacağı, kesilecek hayvanda bulunması gere­ken şartların neler olduğu, yine sünnetle ortaya konmuştur.

Toplum hayatına ve insan ilişkilerine ait pek çok görgü kaideleri, muaşeret ölçüleri, yine Hz. Peygamber (a.s.m.) tarafından ortaya konmuştur. Bazılarını şöyle sıra­layabiliriz:

-  Komşu hakkı, ana-baba hakkı, karı-koca hakkı, işçi-işveren hakkı gibi tüm hak ve vazife­leri Peygamberimizin sünneti belirlemiştir. Bu haklar Kur’an’da ancak genel ilkeler ışığında konu edil­miş, teferruat bütünüyle sünnete havale edilmiştir.

- Ahlakî normlar, tüm teferru­atıyla ancak Hz. Peygamber’in (a.s.m.)  örnek yaşayışında ölçüsünü bul­muştur.

- Ticarî hayat, ticarî ilişkiler Allah Resulü tarafından tanzim edilmiştir.

- Evlilik ve aile kurumu, sün­net ışığında şekillenmiştir.

Elbette bu zikrettiğimiz konu­larda Kur’an’da da temel hükümler konmuştur. Mesela, ticarî ha­yatla ilgili faiz yasağı gibi. Ama bu temel hükümlerin hayata uy­gulaması, hep Allah Resulü’nün (a.s.m.) sünneti vasıtasıyla olmuştur.

Hem mesela, Kur’an’daki tesettür ayetinden Allah Resulü ve ashap başın örtülmesi gerektiği manasını anladığı; sonraki asırlarda da uygulama bu yön­de olduğu halde, sünneti reddeden bazı Kur’an yorumcularının, günümüzde ortaya çıkıp da “Kur’an’da başı örtme emri yoktur. Ayeti böyle yorumlamak yan­lıştır” demeleri, “Ben Kur’an’ı Allah Resulü’nden, as­haptan, tüm İslam âlimlerinden daha iyi anlıyorum” manasına gelmez mi?

Özetle diyebiliriz ki, Kur’an’ın emir ve yasaklarını, Allah Resulü (a.s.m.) açıklamış, izah etmiş, hayata uy­gulamıştır. Dolayısıyla Kur’an ve sünnet birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Dinin iki temel kaynağıdır. Birbiri­ni tamamlar ve bütünler. Bu se­bepledir ki Allah Resulü, “Sizlere iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe hiçbir surette doğru yoldan sapmazsınız. Bunlar Allah’ın Ki­tabı ve Resulullah’ın sünnetidir” (Muvatta, Kader: 3) buyurmuş­tur.

 

 

KUR’AN’DA OLMAYAN MESELELERE SÜNNET HÜKÜM GETİRMİŞTİR

İbn Abdilberr, Muaz b. Cebel’den şu nakli yapmaktadır.

O, demiştir ki: Resulullah (a.s.m.) beni Yemen’e vali olarak gönderdiği zaman bana:

-  Önüne bir dava getirildiği zaman nasıl hüküm verir­sin, buyurdu. Ben:

-  Allah’ın Kitabı’yla hükme bağlarım, dedim. Efendimiz (a.s.m.):

-  Allah’ın Kitabı’nda bir çözüm bulamazsan ne yapar­sın, diye sordu. Ben:

-  Allah Resulü’nün sünnetiyle hüküm veririm, dedim. Efendimiz (a.s.m.):

- Allah Resulü’nün sünnetinde de bir çözüm yoksa ne yaparsın, buyurdu. Ben de:

- Kendi görüşümle içtihat ederim; meseleyi yüzüstü bırakmam, dedim. Bu cevap üzerine Resulullah (a.s.m.) göğsüme vurarak:

- Resulünün elçisini, O’nun razı olduğu şeyde muvaf­fak kılan Allah’a hamd olsun, diye hamd etti. (Ebu Davud, Akdiye, 11)

 

“KUR’AN VE HADİSE BİRLİKTE YAPIŞIN!”

Ebu’ş-Şeyh, Ebu Nuaym ve Deylemî, Resulullah’ın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

“Kur’an, kendisinden hoşlanmayana karşı zordur; aşıl­maz, anlaşılmaz görünür. Halbuki o (her konuda) hakem­dir. Kim, benim hadisime yapışır, onu anlar ve hıfzederse, Kur’an’la birlikte hareket etmiş olur. Kim, Kur’an’ı ve hadisimi hafife alırsa, dünya ve ahirette perişan olur.

Ümmetime sözüme yapışmalarını, emrime itaat etmelerini ve sünnetime tabi olmalarını emrettim.

Kim, benim sözüme razı olursa, Kur’an’a razı olmuş olur. Çünkü Allah Teâlâ, ‘Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi nehyederse ondan da vazgeçin’ (Haşr, 7) buyurmaktadır.” (Şifa, II, 25)

 

SÜNNETE YÜZ ÇEVİRENLER

İmam Buharî ve Hakim, Ebu Hureyre’den (r.a.):

Resulullah (a.s.m.) buyurdu ki:

- Yüz çevirenler hariç, ümmetimin tamamı cennete gire­cektir.

Ashab sordu:

- Ya Resulallah, yüz çevirenler kimlerdir?

Allah Resulü (a.s.m.):

- Bana (sünnetime) itaat eden cennete girer, bana isyan edense cennetten yüz çevirmiş olur, buyurdu. (Buhari, İ’tisam, 2)


Okunma Sayısı : 2580

Etiketler:

hadis - sünnet - kur'an - dinin kaynakları
130 . Sayı
2015 Ocak Şubat Mart / 130. Sayı
ARŞİV
Ana Menu
Ana Sayfa
Yazarlar
Arşiv
Arşiv
Kurumsal
Hakkımızda
İletişim
İletişim
Adres: Sanayi Caddesi, Bilge Sokak No: 2
Yenibosna / Bahçelievler / İstanbul
Tel: +90 212 551 32 25 - Faks: +90 212 551 26 59
Moral Dünyası Dergisi
© 2014 Moral Dünyası, tüm hakları saklıdır.